ashram etkinlikler gurudwara tv kurumsal resimler iletisim iletisim

 

ANA SAYFA

 

FELSEFE

 

DİN

 

KUANTUM

 

BİLGİ

 

YENİ ÇAĞ

 

SEVGİ

 

HAYAT

 

5N1K

Kütüphane

 

Mistik Hikayeler

 

E Grup

FAYDALI LINKLER

 

  

D İ N

 


           

SEVGİ VE BİLGİ HAKKINDA KISA BİR HİKÂYE

 

 

 

Önce sâdece sevgi ve bilgi vardı.

 

O'na bâzısı Allah, bâzısı God, bâzısı Tao, bâzısı da başka şey der.

 

O, sonsuzlukla dahi ölçülemeyecek derecede akıl, hikmet, kudret ve güzellikten ibâretti.  

 

Sonra O, sevgisini ve bilgisini varlık hâline getirmeye karar verdi.

 

Ve bunu uyguladı. Bütün âlem, maddesi ve mânâsıyla var oldu. Mekânın yaratılışıyla zaman da yaratılmış oldu.

 

Bâzıları buna Genesis, bâzıları yaratılış, bâzıları da Big Bang der.

 

Bu ilk yaratılış belli bir yerde olmadı çünkü ondan evvel mekân yoktu; belli bir zamanda da olmadı çünkü ondan evvel zaman yoktu.

 

Bu sebepledir ki, bizim ölçülerimize göre değerlendirmek için   zihnimizi zorlarsak, yaratılış her yerde ve her zaman oldu, olmakta ve olacak.

 

Big Bang aslâ bitmedi, bitmeyecek, tâ ki yaratılanların farklılıkları bitip de her şey aynı hâle gelinceye kadar.

 

Bâzıları bu farklılıkların azalması, her şeyin sürekli dağılıp gitmesi vâkıasına entropi der. Çünkü varoluş ancak farklılıkla, izâfiyetle mümkün ve farklılıklar ortadan kalkınca ne zaman kalacak, ne de mekân.

Bâzıları bu mukadder hâdiseye kıyamet der.

 

Ne zaman kopacağı sorulduğunda "Ölçülemeyecek kadar uzun bir süre sonra" cevabını verirler;  çünkü o olduğunda ölçülecek zaman kalmayacaktır.

 

Üstelik Big Bang de, kıyamet de hep var olmakta. Bütün madde ve mânâ âlemi her an yeniden yok olup varlığa kavuşmakta. Böyle olduğu için de mâzi, hâl ve âti hep aynı.

 

O hepsini biliyor ve her şey zaten O'nda.

 

Bâzıları "Yaratılışa ne gerek vardı, O'nun ihtiyacı mı vardı?" diye sordular zaman zaman.

 

Hâlbuki yaratılış kaçınılmazdı.

 

Çünkü bütün bu olup bitenler akl-ı hikmet, kudret ve güzellikle dolu, O'nun bu vasıflarının bir yansıması, bir yanılsaması sâdece.

 

Hakikâtte ne yaratılış var, ne de yaratılmış.

 

Zâten her şey O!

 

Bu mutlak hakikati kâlbinde hisseden Hallâc-ı Mansûr diye birisini, yaşadığı ruh hâlini konuşma lisanının kifayetsizliği içinde dile getirdi diye, dar kafalı bağnazlar öldürdüler.

 

O, fâniler mutlu olsun diye iyi davranan kullarına cennet vaâd etti, kötü davrananların ise cehennemde ceza göreceklerini tebliğ etti. Halbuki her an yeniden yaratılan ve kıyamet kopan alemde cennetin de cehennemin de zâten mevcut olduğunu, bâzılarının öbür dünya, bazılarının öte âlem dedikleri yerin zâten burası, burasının da orası olduğunu allegorik bir şekilde ifâde ettiğini pek çok insan anlayamadı; anlayanlardan Yûnus Emre diye  birisi "

Cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç hûri, isteyene ver sen Onu, bana seni gerek seni" diye yakardı.

 

O sevgi ve bilgi olduğu için, kâinatı da sevgi ve bilgi ile yönetti.

 

Big Bang'den sonra her şey sonsuzca dağılıp yok olacağına, kümelenerek maddeyi ve enerjiyi oluşturdu. Zâten madde ile enerji denen yaratıklar aynı şeydiler. En küçük zerrelerden sonsuz bütünlüğe kadar bütün evren bilginin düzeni içerisinde sevgiyle birbirine yaklaştı.

 

Bâzıları buna gravite, zayıf güç, çekirdek gücü gibi isimler taktılar; Einstein diye birisi hepsinin aynı gücün yansımaları olduğunu göstermeye çalıştı, hattâ "Tanrı'nın formülünü bulmak üzereyim" gibi, bâzılarına çok ters gelen lâflar etti. Nötronlar, atomlar, moleküller, gök cisimleri, yıldızlar, gezegenler oluştu.

 

Bâzıları bunlara kapalı ve açık sistemler dediler. En azından bir tânesinin varlığından emin olduğumuz bâzı gezegenlerde oksijen, karbon ve azot denen elemanlar öylesine sevgiyle ve bilgiyle birleştiler ki, organik moleküller teşekkül etti. Sonradan bunlar bâzılarının kozervat dedikleri canlılık öncesi oluşumlar hâline geldiler.

 

Daha sonra bunlara sevginin kaçınılmaz gereği olarak can verildi.

 

Bâzıları buna ruh, bâzıları soul, bâzıları spirit, bâzıları başka  İsimler verdiler; bu isimlerin hemen hepsi soluk, rüzgâr veya gölge anlamına gelen köklerden türedi çünkü canın uçucu, ölümle cesedi terk edip giden bir cevher olduğu düşünüldü.

 

Can, O'nun mahlûkatın bir kısmına bahşettiği bir ayrıcalıktı âdeta ama, evrimin kaçınılmaz özelliği olarak, canlılıkla cansızlığın sınırları da kesin değildi.

 

Bâzılarının virüs, prion gibi isimler taktıkları yaratıklar bu belirsiz sınırda yerlerini aldılar.

 

 

Bâzılarının canlıları en mütekâmil açık sistemler olarak tanımlamaları, yâni entropiye karşı çıkarken (negentropi yaparken) çevredeki entropiyi arttırdıklarını söylemeleri pratik açıdan çoğu kişinin işine yaradı ama ekserîsi düşünemedi ki, kâinatın kendisi en büyük açık sistemdi ve eğer canlılığın târifi buysa, hareketlilikse, reaktiviteyse, mâlzemeyi alıp kendi işine yarayacak şekilde kullanıp artıkları atmaksa ve eninde sonunda gene entropiye mağlûp düşüp dezorganize olmaksa, bütün bu kıstaslara en mükemmel şekilde uyan yaratık kâinatın ta kendisiydi.

 

Yâni can her yerdeydi, ruh her şeydeydi.

 

Can'ın ne olduğu, mâhiyeti gibi suâller pek çok zihni binlerce yıl meşgûl etti.

 

Halbuki can, mutlak hakikat olan O'ndan, sâdece ve sâdece O'ndan başka bir şey değildi.

 

Bunu insan beyninin kavraması mümkün olmadığı için gönderdiği kutsal kitaplarda değişik isimlerle Can'dan bahsetti ama ne olduğunu anlatmadı.

 

Kur'an-ı Kerîm'de; İnsanların bu mes'eleyi kavrayamayacaklarını açıkça beyan etti.

 

Daha güzele ve bilgili' ye doğru yolculuk devam etmeliydi tabii ki, Öyle de oldu . Çünkü O, kendinin sûretini, yansımasını yaratmak istiyordu.

Tek hücreliler, zamanla, birleşerek daha karmaşık çok hücreli canlıları, onlar da, zamanla, muhafaza edilmesi daha zor ama gelişmiş büyük canlıları husûle getirdiler.

 

Güzelliğin ve bilginin gereği, her şeyin hep zıddıyla kaim olması gerekiyordu.

 

Elektronun pozitronu, cansızın canlısı, dirinin ölüsü, erkeğin dişisi, hayvanın bitkisi, gibi sonsuz sayıda zıtlıklar oluştu. Bâzıları buna diyalektik dediler.

 

O'nun sevgi ve bilgisinin karşıtı olarak nefret ve cehâlet, hikmetinin karşıtı olarak da taassup ister istemez oluştu.

 

O, bu menfî vasıflara şeytan, iblis, kötü ruh, müspet olanlara melek, peri, arada ve karışık olanlara cin gibi isimler taktı.

 

Doğum ölümle, iyilik kötülükle, merhamet zulümle, sıhhât hastalıkla, barış savaşla zıtlaştı.

 

Bütün bu kötü gibi görünen varoluşlar aslında evrimin devamı, daha iyiye ve güzele akışın temini için gerekliydi.

 

Bu temel espriyi fark edemeyen bâzıları şeytanı O'nun rakibi zannedip perestiş ettiler, hattâ ona tapındılar.

 

Halbuki bütün bunlar sâdece ve sâdece insan için mevcuttu; insansız âlemde her şey biteviyeydi, şeytan da kötülük de yoktu. Hepsi, kendi kendini aşmaya mahkûm ve muktedir tek yaratık olan insanla beraber var oldu.

 

Bâzıları Mekke'de  taşlar atarken orada gerçekten şeytan diye bir varlığın bulunduğunu, bu sûretle onu zayıf düşürdüklerini sandılar.

 

Hâlbuki kendi içlerindeki kötülükleri taşlıyorlardı, kendi ruhlarını  temizliyorlardı.

 

O, aynı şehirdeki çok eski bir mâbedi bütün kendisine inananların teveccüh edecekleri, ibâdet ederken yönelecekleri merkez ilân etti. Bâzıları taştan ahşaptan bu binaya tabiat üstü güçler atfettiler.

 

Mevlâna gibi mutasavvıf denen bâzıları hâricindeki kişiler düşünemediler ki, bir an için o bina ortadan kalksa, milyarlarca kişi birbirlerine teveccüh etmekteydiler günde beş kez.

 

Yâni insana, O'nun sûretine, yansımasına; O'na.!

 

Bâzıları bu aşkın fikir ve gönül zâviyesini, her şeyin başının ve sonunun insan olduğunu, insandan başka kıymet hükmünün bulunmadığını vehmeden hümanizm isimli felsefî akımla karıştırıp kızdılar.

 

Zâten, bu nüansı farkında olmayan pek çok kişi, bu terimi basitçe insanı sevmek anlamında kullanmaktaydı.

 

Bu zıtlıklar birbirlerini tamamladılar, yeni güzellikler oluşturdular.

 

Hayvanlar âlemindeki gelişme, aynı minvâl üzre, bâzılarının memeliler, primatlar, hominidler dedikleri yaratıklara kadar ilerledi ve sonunda, beyni bilinen bütün diğer canlılardan daha çok gelişmiş, soyut düşünme kâbiliyetine hâiz, kendi kendini aşmaya mecbur ve mahkûm, O'nun hakkında tefekkür etme mazhariyetine sâhip bir varlık gelişti.

 

Bâzıları ona insan, bâzıları eşref-i mahlûkat, bazıları homo erektus, homo sapiens, homo faber, homo ekonomikus... gibi isimler taktılar.

 

O, sevgi ile birbirlerine yaklaşsınlar diye onları ırklara, milletlere, dinlere... böldü; farklılıklar olacaktı ki tekâmül sürsün.

 

Hep O'nun hikmeti, kudreti ve bilgisiyle oluşan, sevgisiyle süslenen, tâ ilk yaratılıştan insana kadar mevcut olan bu tekâmülü Darwin ismindeki bir bilim (ve, ne ilginçtir ki din) adamı gibi bâzıları kör tesadüflerle izah etmeye çalıştı, bâzıları da kutsal kitapları hatalı tefsir edip, bağnazlıkla reddetmeye kalkıştılar.

 

O'nun varlığı idrak edilebilecek, kavranabilecek bir şey olmadığı için, ancak sezilebilirdi, hissedilebilirdi, özel bir hâlet-i rûhiye ile daha yakından irtibat kurulabilirdi.

 

Buna bâzısı mistik yaşantı, bâzısı nirvanah, bâzısı erme, bâzısı başka şey der.

 

Bâzılarının peygamber, nebî, velî, ermiş gibi isimler taktıkları insanlar bu irtibattan mânevî kudretlerince nasiplerini aldılar.

 

Çok özel bâzılarına ise..

 

İnsanlar, O'nu bâri bilgi yoluyla bilsinler diye, O'nun kelâmı olan, yazılı hâle getirildiği için de kutsal kitaplar denen bilgiler gönderildi.

 

Bâzıları bu seçilmiş kulların ortaya koyduğu akâide din adını taktılar.

 

Bütün bu kişilerin arkasından asırlar boyunca milyarlarca insan yürüdü; çünkü insanın özünde, hamurunda iman ihtiyacı vardı, kendini yâni  O'nu arıyordu.

 

Bütün yolların O'na, sâdece O'na çıktığını fark edemeyen, çokluktaki birliği göremeyen pek çok insan toplulukları asırlarca birbirleriyle beyhude harp etti. Çünkü dinlerin O'na ulaşmak için birer vâsıta olduğunu idrak edemeyip, birer gâye hâline getirilmesi hatasına düştüler!

 

Öyle olunca da, O'nun akıl, hikmet ve güzelliğine ters düşen taassup, yâni yobazlık doğdu. Bu illet sırf din plânında tezahür etmedi zâten.

 

Bâzılarının ideoloji, bâzılarının felsefe, bâzılarının dünya görüşü dediği çeşitli inanç sistemlerinin de mutaassıpları, yobazları oluştu birbirlerinin ve kendilerinden farklı gördükleri herkesin gözlerini oymak üzere...

 

O, aklın, müspet ilmin ve hikmetin rehberliğini emretti insana.

 

 "Maddî âlemin icaplarını yerine getirin, sonuna kadar mücadele edin, ne zaman ki kudretinizin sonuna gelirsiniz, o zaman bana sığının, dua edin" dedi.

 

Bâzılarının kader, bâzılarının Karma, bâzılarının başka şey dedikleri şeyin O'nun bilgisi ve sevgisiyle oluştuğunu, O'nun kavranamaz ilmiyle düzenlendiğini, ümitsizliğe kapı olmadığını anlattı kullarına.

 

Bâzıları bunu yanlış anladılar, ahmakça bir tevekkülle sadece duâya, ibâdete sığındılar ve bu dünyanın gereklerini yerine getirmediler.

 

Yenilik ve inkişaftan kaçındılar, aklın önderliğini bir tarafa atıp  nakilcilik batağına düştüler.

 

Her zerresi tekâmül için yaratılmış bu kâinatta en ufak bir terakkiye dahi karşı çıkar oldular.

 

Bu gibilerin elinde, O'nun,  insana bahşettiği en ulvî ve hakiki huzur aracı olan din bir işkence mekanizmasına dönüştürüldü.

 

Din nâmı altında sevgiden yoksun, içtihad nâmı altında tıkanmış tefsir yumaklarına dayandırılmış kör bilgiye istinat eden, hikmetten mahrum bir zulüm sistemi ortaya çıktı. Buna tepki verenlerin bir kısmı ne yazık ki din düşmanı oldular, sahte peygamberlere kapılandılar veya ümitlerini kaybettiler.

 

Ama O her şeyi bilendi, her zehrin  panzehirini de hâlk etmişti.

Akılla imânı taassup batağına düşmeden birleştirebilen kullarını hep yarattı, görevlendirdi.

 

Zaman içerisinde zaman, mekân içerisinde mekân, sürekli yaratılış ve mahvoluş, hiçlikte heplik, her şeyin sâdece ve sâdece O olması hakikatinin kâlbden idraki ile titreyen gönül gözleri açık kişiler çalışmayı, tekâmüle ve ilme hizmeti en büyük ibâdet kabûl ettiler.

 

Zaten O'un da mesajı açık ve netti.!

 

En son gönderdiği ve değiştirilemezliği O'nun garantisi altında olan kitap OKU diye başlıyordu ve Peygamberinin  " âlimlerin mürekkeplerinin şehitlerin kanından daha kıymetli olduğunu, ilmin dünyanın öte tarafında da olsa gidilip alınmasını" tavsiye eden sözleriyle süsleniyordu.

 

Tekâmül hep sürüyordu, sürmekte ve sürecek.

 

Her şey aslına, O'na dönünceye kadar; ve bu dönüş çoktan oldu, oluyor, olacak.

 

 

Çünkü "Önce", "Şimdi" ve "Sonra" hep aynı.

 

Haydi, bu hikâyeyi bitirelim:

 

Önce sâdece sevgi ve bilgi vardı... 

                                                    

 

 

 

NÖRO - TEOLOJİ

 

 

 

Din şimdi beyinde aranıyor

Beynimizin yapısının, dini inanışlarımızın kökenini ve gücünü açıklayabileceği iddia ediliyor.

Newsweek dergisinde yayınlanan bir makalede bilim adamları şimdi beynin yapısının, kişiyi dua ve ibadetlere yönlendirdiğini ileri sürüyor.

Ruhani deneyimlerin nöronlar tarafından yaratıldığı iddiası kafaları kurcalaya dursun, ortaya şöyle bir soru atılıyor: "Dini inanışlar beynin mekanizmasından kaynaklanıyorsa, bu mekanizmayı çalıştıran büyük enerji ne olabilir? "Tibetli budist, her zamanki gibi ibadetine başlıyor. Önce mumlar ve yasemin tütsüsü yakıyor, ardından lotus pozisyonunu alarak kendi içine doğru yaptığı yolculuğuna başlıyor.

Odayı dolduran esansın eşliğinde benliğini arzulardan, kaygılardan ve duyulardan arındırıyor.

Ne var ki bu defa ibadeti her zamankinden biraz farklı. Genç budistin yanında uzun bir ip, sol kolunun üzerinde ise bir kablo var. Vecd haline yaklaşırken ipi çekiyor. İpin diğer ucunda, yandaki odada bekleyen Dr.Andrew Newberg bu çekişi hisseder hissetmez kablo yoluyla bir radyoaktif iz sürücü zerk ediyor. Daha sonra SPECT adı verilen bir beyin görüntüleme aletini çalıştırarak budistin ulaştığı bütünlük duygusunu bilgisayar yoluyla okumaya çalışıyor. Beynin üst kesiminde yer alan bir bölge,duyuları alıyor ve 'ben'in bittiği, bütünlüğün başladığı duygusuna götürüyor. Bu bölgenin faaliyeti, bilgisayar çıktısına büyük dalgalanmalar şeklinde yansıyor. Tüm duyumlardan arınmış bir halde, kişinin tamamen içsel dünyasına yöneldiği anda ise bu merkez, kişi ve dünya arasındaki sınırı çizemiyor. Bu noktada beynin elinden hiçbir şeyin gelmeyeceğini söyleyen Newberg, beynin kendisini sonsuz ve varolan her şeyle bir olarak algıladığını ifade ediyor.

Bazı bilim adamlarının dini son derece ilginç bulmaları ve üzerinde araştırmalar yapmak istemeleri sonucunda bilim ve din arasındaki gerilim giderek artıyor. Bu araştırmalarda ilk adımı atan nörologlar, epilepsi ile dine ani yöneliş arasında bir bağlantı olduğunu ortaya çıkardı.

California Üniversitesi uzmanları tarafından 1997 yılında bir seminerde aktarılan bilgilere göre, bu hastalar, kriz anında Tanrı'yı gördüklerini veya "ani bir aydınlanma" deneyimlediklerini kaydediyor. Şimdi bilim adamları, dini deneyimlerin daha yaygın türevleri üzerinde araştırmalarını sürdürüyor.

Pennsylvania Üniversitesi'nden Dr. Newberg ve Dr. Eugene d!Aquili, bu yeni sahaya nöro-teoloji adını veriyor.

Yayınlanması beklenen kitaplarında, ruhani deneyimlerin beynin yapısının kaçınılmaz bir sonucu olduğu görüşüne yer veriliyor. İki uzmana göre insan beyni genetik olarak dini inanışlara koşullan-dırılmış durumda. En basit dua tekrarları bile beyni belirgin biçimde etkiliyor.

Fransisken rahibelerinin SPECT taramalarında araştırmacılar, beynin söz konusu orientasyon merkezinin dinginleştiğini belirledi. Bu durumun, rahibelerin Tanrı'ya yakınlaşma ve  bütünleşme hissine yol açtığı bildiriliyor.

Kişinin,kendisini daha büyük bir güçle bütünleşmiş hissetmesinin duygusal ya da iradesel bir süreç olmadığını ileri süren Newberg ve d'Aquili, fikirlerini "Why God Won't Go Away" adlı kitaplarında ayrıntılı şekilde açıklıyor. Nöro-teoloji bundan başka, ritüel davranışların beyni aşama, aşama nasıl etkilediğini de inceliyor.

1997 yılında Japon bilim adamları tarafından yapılan bir araştırma, yinelenen ritmlerin beynin hipotalamus bölgesini dinginleş- tirdiğini veya aktifleştirdiğini gösteriyor. Bu durum, dini ilahilerin nasıl ruhani bir dinginliğe ulaştırdığını açıklarken, Sufi mistiklerin esrik dans motiflerinin nasıl uyarıcı bir etki yarattığını aydınlatıyor.

Bilim adamlarına göre bu coşkun ruh halinin nedeni, evrenin enerjisini kanalize ettiği hissinin yaratılması.

Ritüeller aynı zamanda zihnin odaklanmasını sağlayarak duyu alıcılarını bloke ediyor. İnançsız kişilerin dahi ritüellerden etkilenmesi bu şekilde açıklanıyor. 

 


 
 

Bu sitedeki istediğiniz yazıyı elbette alabilirsiniz: Bilgelik sahiplikle birlikte var olamaz.
Alın, okuyun, okutun, paylaşın. Sadece alıntılarınızda www.alternatifhayatdersleri.com'un referansını yazmanız etik olarak doğru olandır.
© Copyright 2003